Tutulma

19/4/2009 · Kategori: Kitaplar

Epsilon Yayınevi okurlarının heves ve ısrarla neredeyse her gün arayarak 'Ne zaman çıkacak? ' diye sorduğu Tutulma çıktı!

Tüm dünyada satış rekorları kıran Alacakaranlık Serisi'nin yüksek hasılatlı filmi vizyona girmeden beklenen üçüncü kitap Tutulma, hem de filmin afişiyle birlikte kitabevlerinde...

Binlerce Alacakaranlık hayranını beklediğine değecek kadar sevindirecek olan kitabın satışa sunulduğu ilk gün kapışılması mümkün!

Çünkü Edward'la Bella için aşkın anlamı Tutulma'da daha derin... 
 
Yorum bekleniyor....

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Alacakaranlık

19/4/2009 · Kategori: Kitaplar

Bu günlerde tartışmasız en çok konuşulan,okunan,izlenen ve hayran olunan sanat eseri: Alacakaranlık...Benim bildiğim bu...Eğer eklemek istedikleriniz varsa buyrun...

Üç şeyden kesinlikle emindim. Birincisi, Edward kesinlikle bir vampirdi. İkincisi, onun ne kadar güçlü olduğunu bilmediğim için bu vampir yani benim kanıma susamıştı. Üçüncüsü, ona koşulsuz ve geri dönülmez biçimde aşıktım...

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Olasılıksız...

19/4/2009 · Kategori: Kitaplar

Bir sabah, yıllardır görmediğiniz bir arkadaşınızı düşünerek uyandınız. Bir saat sonra, onunla sokakta karşılaştınız. Sizce bu sadece bir tesadüf mü, yoksa çok daha farklı bir anlamı olabilir mi? Siz hiç Loto’da büyük ikramiyeyi kazanmadınız. Ama birileri kazanıyor. Hem de sürekli! Onlar sizden daha mı şanslılar?

Şans nedir gerçekten? İçinizde bütün parayı kırmızıya yatırmanız gerektiğini söyleyen bir his var. Bu his bir öngörü müdür? Yoksa daha fazlası mı?

Yolda gidiyorsunuz. Kafanızı çevirip yandaki küçük parkta baktınız ve bir anda bu anı daha önce de yaşamış olduğunuzu hissettiniz. Evet, Deja Vu. Sizce nedir Deja Vu; Geçmiş mi, rüya mi yoksa geleceği mi görüyorsunuz? Eğer siz de kontrolün kimde olduğunu merak ediyorsanız, ‘OlasılıkSız’ tam size göre bir roman..

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

Aşk...

19/4/2009 · Kategori: Kitaplar

Elif Şafak'ın AŞK isimli kitabı kendisinin bile beklemediği bir çıkışla herkesin raflarındaki yerini aldı. Ama öylesine güzel bir kitap ki, başucumuzdan ayrılmıycak aşkın her halini anlatıyor.Bizim söyleyecek sözümüz var.Okuduk,biliyoruz...Peki yazar ne diyor ? Elif ŞAFAK'ın ağzından "AŞK"...

‘Mahrem’de kadın nevrotikliğinin alabildiğine üstüne gidiyorsunuz...
       Kadınlar erkeklere nazaran nevrotikliğe daha yatkınlar. Ama ben bunun biyolojik bir yatkınlık olduğundan çok emin değilim. Bu, daha ziyade bizim yetiştirilme tarzımızla ilgili. Kendi bedenimizle olan ilişkimizin çok hırpalandığını düşünüyorum, bizim dışımızdaki pek çok faktör tarafından ve doğrudan doğruya kendimiz tarafından. Kadınların hem kendilerine bakışları çok sakat, sorunlu hem de birbirlerine bakışları.

       Bir makro evren yarattım...
       Kadının kendine ve diğer kadınlara yönelttiği sakat bakış neden?
       Dağıtılan ve dayatılan rollerin çok ciddi bir belirleyiciliği var burada. Dış görünüşümüze ne kadar dikkat eder ve ne kadar güzel olursak, dayatılan normlara ne kadar uyarsak o kadar değer göreceğimizi düşünüyoruz. Bu da sürekli bir tatminsizlik ve hemcinslerimizle rekabet duygusu yaratıyor.

       Romanın kahramanı olan 132 kiloluk kadının yaşadığı nevroz, çocuklukta uğradığı bir cinsel tacizle eş zamanlı gelişiyor.
       Şu anda gördüğümüz, tanık olduğumuz her şeyin bir geçmişi var. Kovaladıkça, adım adım geriye gittikçe bir hikâye bir başka hikâyeye götürüyor sizi. Zamanda geriye kaymaya başlıyorsunuz. Kişi bazlı düşünürseniz çocukluğa kadar uzanıyorsunuz, toplum bazlı düşünürseniz, Osmanlı’ya, Pera’ya gidiyorsunuz, genel kurgu bazında da Sibirya’ya... Aslında hep aynı şeyi yaptım, bir makro evren yaratıp mikro örneklerini verdim.

       “Mahrem" dördüncü kitabınız ve insanlar sizi çok fazla tanımıyorlar. Bakıp görmüyorlar mı, görüp görmezden mi geliyorlar?
       Bazı mekanizmalar o kadar dışınızda işliyor ki... Bir kitabın nasıl tanıtılacağı, kaç basılacağı, bütün bunlar yazarın belirleyebildiği süreçler değil. Ama bu kitapla, bunda bir kırılma oldu benim açımdan. Biraz daha görünür olduğumun farkındayım.

       Anadilim üzerinde çalışıyorum
       Sizi yeni yeni tanıyanlar da, o şahane dili nasıl oluşturduğunuzu merak ediyorlar...
       Oturup kendi anadilim üzerinde çalışıyorum. Ona özen gösteriyorum. Bizde dil son derece kısır tartışmaların konusu olagelmiş. Farklı kesimler, kendi ideolojik görüşlerine göre aynı anlama gelen Osmanlıca ve Türkçe kelimelerden birine sahip çıkıp diğerini elemekten yana bir tutum izliyorlar. Bana göre, her iki kelime de madem yaşamaya devam ediyor, etsin. İnsanlar gibi kelimelerin de bir ömrü var. Ve kelimeler eceliyle ölmeli. Ölen kelimeleri hortlatmaya çalışmak da hoşuma gitmiyor. Bu arada Türkçe Osmanlıca sözlük okuyorum. Ayrıca annem diplomat olduğu için çok defa yurt dışına gidip geldim. O dönemlerde Türkçe’ye yabancılaştım. Bu da dilime merakımı artırdı. Emeğimi, paramı, zamanımı yabancı bir dil yerine kendi dilime sarfettim.

       Aşk bir korsedir!
       “Mahrem" görmek, görülmek üzerine bir roman. Ve tabii kem gözle bakmak... Edebiyatın içindeki kem gözler?
       Kem gözlerle bakanlar maalesef çok var edebiyatta. Türkiye’de birileri bir alanda bir şeyler ürettiği zaman, pek çok insan onu dibe çekmeye çalışıyor. Yapılan işi karalayarak var olmak şeklinde bir var oluş tarzı var. Batıda ekoller, okullar çıkıyor, insanlar ardıllarını yetiştiriyorlar. Bizde böyle değil. Her şey birey bazında. Cemaat toplumuyuz ama edebi üretimimiz tamamen birey bazlı. Yazmayı kolaylaştıran mekanizmalar olmadığı gibi ürünü ortaya çıkardıktan sonra da kem gözlerle karşılaşıyorsunuz.

       Kitapta aşk da var. Ve aşk bir korse size göre...
       Aşk, kitapta aşırı şişman kadın için bir korse. Korse ona kendini güzel görmeyi öğretiyor.

       Aslında aşk hepimiz için bir korse değil mi?
       Tabii... Kadınlar için de böyle, erkekler için de... Sizi seven insanın gözünde güzel olduğunuzu düşündüğünüz zaman kendinize olan bakışınız değişir. Sevildikçe daha sevilesi olursunuz, sevildikçe daha çok sevilirsiniz... Ama tabii orada hüzünlü bir şey daha var. Çünkü aşk, sevgiden, evlilikten veya güven ilişkisinden farklı olarak çok da kalıcı bir şeymiş gibi gelmiyor bana. Aşkı, tutkuyu çok önemsiyorum. Ama bunlar sorunlu, riskli kavramlar. Tutku kendi içinde yanlışlığı barındırır. Eğer doğru insana aşıksanız, o insanı niye sevdiğinizi oturup kendinize açıklayabiliyorsanız, yaşadığımız aşk değildir.

       Hayatı tonlarıyla algılıyorum
       Beni de görselerdi diye içinizden geçirdiğiniz oldu mu? Şöhret, ünlü bir yazar olmak gibi dertleriniz yok mu?
       Bunlara tamamen kapalı değilim. Hayatı siyah ya da beyaz şeklinde değil, tonlarıyla algılıyorum. Ama bir şey öne çıkacaksa, bu kitaplarım olmalı.
       Şöhreti elde etmenin bir sürü yolu var. Tek başına iyi bir şey de değil, kötü bir şey de... İyi bir yazar olarak şöhretim olacaksa bunu elbette istiyorum. Şöhretin neyle el ele gittiği önemli. Onu tek başına algılayamıyorum.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Adı:Aylin

17/4/2009 · Kategori: Kitaplar

Lise yıllarında uzun boylu ve sıka bir kız olan Aylin zamanla güzelleşmiş ve bir gün Esma teyzesinin daveti üzerine Paris’te bir otelde buluşurlar otelde prens olduğu söylenen bir Arap’la tanışır ve bu tanışmanın sonunda prensle görkemli bir yaşantı için evlenir Prenses olur. Ancak her şey düşündüğü gibi gitmez Prens Senusi doğu kültürü ile yetiştiği için batı kültürü ile yetişen Aylin’e ters gelmekte zamanla Aylin’in özgürlüğü kısıtlanmaktaydı evliliğe başladığı gibi sakin değil büyük bir kaçışla son buldu; yaz sonunda Aylin, ablası Nilüferle Cenevre ye gider. Yaşamanın ideali olan tıp okumaya karar verir ve büyük uğraşlar vererek Neuchatel Üniversitesine kayıt yaptırır. Okulun ilk yıllarında hayatında çok büyük değişiklikler yaparak, ihtişamlı hayatından sıyrılarak sade bir öğrenci olur. Tek hedefi olan tıp fakültesini bitirmek için çok çalıştı daha sonra fizik ve kimya derslerinde yardımcı olan Jean-Pierre ile evlendi. İki öğrencinin bu evliliği zaman içinde Aylin’in dış görüntüsünde olduğu kadar iç dünyasını da değiştirecektir. Aylin Jean-Pierre ile birlikte yaşadığı günlerde tıp ilmi ile yakından tanışıp ufkunun penceresini o zamana kadar hiç bilmediği yepyeni bir dünyayı ardına kadar açacak peşinden koştuğu gerçek zenginliğin dış dünyanın görkemli vitrinlerinde değil de insanlığın iç aleminde bulunduğunu öğrenecekti. Okul sonunda Jean-Pierre Nos Alamus’taki nükleer araştırma merkezinden geri çeviremeyeceği bir teklif aldı. Aylin de New Rachel Hospital Medical Center’dan teklif aldı ; onların birbirlerine karşı olan sorumlulukları artık bitiyor müşterek hayatları bir yol ayrımına giriyordu. Ellerinde bu evlilikten altı yıllık sağlam bir dayanışma ve derin dostluk duyguları ile dopdolu gençlik anıları kaldı sadece.

Aylin çok ciddiye aldığı bu işine büyük bir heyecanla başladı. New Rachel’de tanıştığı Afganistanlı genç meslektaşı Azim’in karısı 11 yaşından beri arkadaşı olan Zeynep TARZI çıktı. Aylin, Zeynep ve Azim ile gittiği Afgan sefahati kokteylinde Paswak adındaki Birleşmiş Milletlerin Afgan esiri ile tanışır. Paswak evli olmasına rağmen Aylin ile arasında duygusal bir bağ oluşmuştu. Aylin o yılı aklı beş karış havada geçirdi. Bütün vakitlerini beraber geçiriyorlardı. Paswak bu yüzden önce Wall Dame’nin Birleşmiş Milletler genel sekreterliğine daha sonra 1974 yılında Hindistan sefirliğine tayini çıkmıştı.

Aylin kaderin ağlarını onlar için giderek daha çileli iplerle örmekte olduğunu nihayet görmeye başladı; ya sevdiği adamı peşinde dünyayı adım adım dolaşacak ya da mesleğini ön plana alacaktı. Tam meslek uğruna değmez derken Hastanede Psikiyatri bölümü şefliğine terfi etti. Sonunda Aylin’in sağduyusu aşkına galip geldi. Aylin gönlü yaralı bar kuşunu çok kısa bir süre oynadı sonra toparlandı ve işinin başına döndü. Arkadaşı Azim’in vasıtası ile kendi meslektaşı olan Michel RAMODİSLİ ile tanıştı. Michel’i çok etkileyici bulmadığı halde evliliğe giden ilk adımları Michel’in evinde attılar. Daha sonra Aylin bu evlilikten deliler gibi çocuk istemeye başladı. Aylin’in bu isteğine karşılık Michel dinine ve geleneklerine çok bağlı olduğunu doğacak çocuğun Yahudi kültürüne göre yetiştirilebileceğini söyledi fakat Aylin bunu bile sorun etmedi dinini değiştirmeyi göze aldı. Aylin’e göre insanları dinlerine, ırklarına ve dillerine göre ayırmak çok saçma idi ona göre insan, insan olduğu için çok değerli idi onun insan sevgisini bir din veya ırk engelleyemezdi Aylin çocuk yapma isteğinden 6 düşük yaptıktan sonra vazgeçecekti.

Aylin meslektaş olduğu Michel ile her an beraberdi işyerleri bir, evleri bir kısacası bütün zamanları birlikte geçiyordu belli bir süre sonra birbirleri ile bu kadar çok birlikte olmaları Aylin’i çok sıkmıştı gün geçtikçe birbirlerinden kopuyorlardı ve bir gün Aylin kocasına haftanın belirli günlerinde birbirlerine izin vermelerini bugünlerde değişik insanlar ile çıkabileceklerini bunu sonucunda diğer insanlarda görecekleri eksiklikleri kendilerinde tanımlayıp birbirlerine ölümsüz sevgi ile bağlanacaklardı. Fakat düşünülen olmadı Aylin yurt dışında olduğu günlerden birinde Michel bir arkadaşının evinde Barbara adında bir bayanla tanıştı ve bu tanışma evliliklerinin sonunu getirdi. Aylin sıkıntılı bir zamanında vardığı karar sonucunda kocasını kaybettiği için hem üzgün hem de suçluluk duygusu içerisindeydi. Bu sıkıntı ve üzüntü uzun sürmedi her şeyi bir kenara bırakıp mesleğinde ilerledi fakat bu ilerleme bile onu tatmin etmedi. Bir süre sonra Amerikan ordusuna katılarak Körfez savaşında ruf sağlığı bozulan hastaları tedavi eden doktor olmayı düşündü bu nedenle Oklahoma’ya körfez savaşında zarar görmüş askerleri tedaviye gitti.

Aylin Üniformasını ilk kez 1992’nin soğuk bir Ocak gününde giydi. 9 Kasım 1992’de ordunun fiziksel aktiviteler sınavını yüksek bir puana kazanarak başarı sertifikası aldı. Aylin ordudaki görevinde yine işine devam ediyor, hastalarına çare bulmaya çalışıyordu bir gün kendisine yeni bir hasta verildi bu kez hasta körfez savaşından sonra geldiği sivil hayata uyum sağlayamıyordu. Bunun sonucunda hiçbir suçu olmayan bir çok sivili katletmişti.

Aylin bu hastası üzerinde çalışırken Amerikan ordusunun askerlerini cesaretlendirmesi için verdiği ilaçların yan etkisi sonucu hastanın bu duruma geldiğini saptadı ve bu sonucu tez bir halde askeri yetkililere bildirdi. Aylin’in verdiği bu sonucu askeri yetkililer daha önceden bildiğinden Aylin’in bu olayın üstüne gitmemesini istediler ve onu uyardılar Aylin bu sessizliği sindiremeyerek sözleşmesinin bitmesinin ardından Albay rütbesindeyken ordudan ayrıldı.

Ordudan ayrılmasından sonra 19 Ocak 1995 Perşembe günü evinin bahçesinde o sabah evini temizlemeye gelen hizmetçisi tarafından kendi arabasının altında ölü bulundu. Zengin, ünlü ve saygın insanların yaşadığı mahallede yerel polis ve yerel yöneticiler mahallenin adını polisiye bir olaya karıştırmamak için dosyayı apar topar denebilecek bir hızla kapattılar teşhis ise “Freak Accident” yani Garip bir kaza idi.

“… Yükseltilmiş sahnede kapağı açık maun bir tabut duruyordu uzun bir sıra oluşturan insanlar tabutta yatan albay üniformalı Amerikan subayını selamlayıp içlerinden dua veya veda ederek tabutun başından ayrılınca yanan yürekleriyle gelip salondaki koltuklarda yerlerini alıyorlardı. Herkes etrafa hakim olan ordu düzeninin saygınlığını kutsar gibi sessizce ağlıyordu … Katafalkın üstünde dört bir yanı rengarenk çiçeklerle donanmış tabutta yatan kişi, bir askerden çok, oraya bir film çekimi için öylece uzanıvermiş bir Hollywood yıldızını andırıyordu. Bu albay üniformalı Amerikan subayı bir Türk kadınıydı.


Gerçke bir hikayedir.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::